Emeğin Dünyası

Aylık İşçi Gazetesi

  • Ana Sayfa
  • Dünya
  • Haber
  • Emekçi Kadınlar
  • Okur
  • Emegin Dünyası
  • Grev Sözcüsü
  • Gazete

Pzt05212012

Last update08:35:56 AM

Font Size

Profile

Menu Style

Cpanel

‘İşçiler Nasıl Özgür Olurlar’

Kullanıcı Oyu:  / 1
En KötüEn İyi 

İSTANBUL – 19.02.2012

Emeğin dünyası gazetesi konferans salonunda düzenlenen ‘İşçi Hakları ve Örgütlenmesi’ paneline panelist olarak Y.Doç.Dr. Özgür Müftüoğlu, TümTis-Sendekası Genel Merkez YK üyesi Muharrem Yıldırım ve Devrimci İşçi Komiteleri Temsilcisi Ali Ekber Sever katıldı.

Panel moderatörün ‘işçi sınıfa dönük yoğun saldırılar var. Tüm kazanımların tek tek alındığı bir dönemden geçiyoruz. Ama işçi sınıfı her zaman oldu gibi bu saldırılara karşı mücadelesini vermekten, dünyayı değiştirme eyleminde vaz geçmiyor” sözleriyle başladı.

Panelde ilk sözü alan Özgür Müftüoğlu sözlerine emeğin dünyasına teşekkür ederek başladı. Müftüoğlu işçilerin hakları neler, hangi hakları vardır ve ne zaman bu haklara sahip olduklarını irdelemek gerektiğinin altını çizerek “içinde bulunduğumuz kapitalist sistem, kapitalist üretim sisteminin yani iş yerlerinde hangi işi yapıyorsak yapalım, ister bürolarda çalışalım, ister fabrikalarda çalışalım hangi işi yaparsak yapalım bir üretim sistemi içerisinde çalışıyoruz. Buda kapitalist üretim sistemi. Buradaki temel mantığa baktığımızda önce ‘emeği özgürleştirmek’ yani özgürleştirmek derken köle olmaktan çıkartmak, toprağa başlı olmaktan çıkartmak ya da lonca sistemindeki çırak-kalfa gibi bir ilişkiden bir ölçüde çıkartmak ve kendileri gibi bağımsız bir işçi haline dönüştürmek. Kapitalist sistem bunu ne zaman yapıyor 200–250 yıl önce. Niye yapıyor, neden köle gibi çalıştırmıyor da bağımsız hale getiriyor. Bağımsız hale getiriyor dedik, gerçekten işçi bağımsız hale geliyor mu, köle değiliz ama bağımsız mıyız. Hayır, çalışmak zorundayız. Çalışmasak eve ekmek götüremeyeceğiz mecbur çalışacağız. Keyfimizce canımızın istediği bir işte çalışa bilirmiyiz. Hayır, nerede iş bulursak, nerede emek parası kazanacak bir iş bulursak orda çalışmak zorundayız. Peki, köleden farkımız ne, köleden farkımız başımızda bir sahip yok. Yani bizi insan olarak alıp satan bir sahibimiz yok. Ama biz kendi emek gücümüzü satıyoruz. Ben Özgür’ü satmıyorum ama emek gücümü satıyorum. Ve bunun bir alıcısı var. Yani bek kendimi varlık olarak satmıyorum ama emek gücümü satıyorum. Ve işverende patronda bu emek gücümü satın alıyor. Bunu kullanıyor. Emek gücüm üzerinden karlar elde ediyor. Ve bana da bunun küçücük bir parçasını veriyor. Ama köle değilim köle olsaydım ne olacaktı. Aslında bir düşünün. Köle sahibi kölenin barınma ihtiyacını karşılamak zorunda, kendisine yeniden üretmek için karnını doyurmak zorunda, ısınma, giyim vb. ihtiyaçlarını karşılamak zorunda. Eğer çocuğu ve ailesi varsa onlara da bakmak zorunda. Peki, bugüne döndüğümüz zaman bizim patronumuzun böyle bir zorunluluğu var mı? Onun bize vermiş olduğu ücret bizim barınmamızı, insanca barınacak, karnımızı doyuracak, hastalandığımız zaman tedavi edecek masraflarımızı karşılayacak bir gelir veriyor mu? Vermiyor. O yüzden kapitalist üretim sistemi köleci düzenden daha beter bir sistemdir çalışanlar açısından. Kölelikte hiç değilse bir takım şeyler vardı. Ama kapitalist üretim sisteminde öyle değil. Kapitalist üretim sisteminde ne vardır, emeğin birbiriyle rekabet ettirmesi vardır. Köleci düzende köleler birbirleriyle rekabet etmezler. Bir takım şeyleri vardır onla yaşarlar. Ama burjuva sözde işçiyi, emekçiyi bağımsız hale getiriyor ama ne yapıyor, birbirinizle yarışacaksınız diyor, birbirinizle rekabet edeceksiniz diyor. Niye; siz çoksunuz işler az. O az olan işlere gelin ben sizi seçeceğim. Kırdan kentte göçler oluyor, aynen bizim yaşadığımız gibi” diyerek feodalizmin yıkıntıları arasından burjuvazinin insanları kentlere özendirip kentlere akın ettirdiğini söyledi. Burjuvazinin işçileri birbiriyle rekabet ettirerek amacının ucuz emek gücünü yaratmak olduğunu söyleyen Müftüoğlu “Kapitalist üretim sistemi köleci düzenden daha insafsız bir sistemdir” dedi.


Kapitalizmin tarihsel sürecine ilişkin değerlendirme yapan Müftüoğlu “19. yy’lın başlarında parlamento ortaya çıktığında emekçinin seçme hakkı da yoktur. Yani ne siyasal hakları vardır, nede üretim sürecinden gelen hakları vardır. Bunun sonucu da hepimizin dediği vahşi kapitalizmdir” diyerek çalışma koşullarının 16–18 saat olduğu, kadınların geceleri çalıştırıldığı ve madenlerde 6 yaşındaki çocukların madenlerde çalıştırıldığı süreci sefalet olarak nitelendirdi. Geçmişten bugüne bakıldığında çok bir farkın olmadığını vurguladı.

1800’lü yıllar daki sınıf mücadelesinin ortaya çıkışını anlatan Müftüoğlu işçilerin birlikte hareket ederek sermayenin karşısına çıktığını söyledi. Sendikaların ilk ortaya çıkışlarından bu güne yasaklanarak geldiğine değinerek, “ama bu yasaklara rağmen mücadele devam etmiştir” diyerek ilk önce makine kırıcıların, ardından siyasal talepler içeren hareketlerin, ortaya çıkışı ve “1848 devrimleri dediğimiz ve artık Komünist Manifesto ile başlayan” bir sürece işaret etti.

Emek olmaksızın sermayenin hiçbir değeri ifade etmeyeceğini ifade ederek “istediğiniz kadar zengin olun, hiç bir şey fark etmez. Burada üretimi yapan emektir, bunu emek üretmiştir sermaye değil. Her şey emekten çıkar” diyerek üretimin temel kaynağının emek olduğunu vurguladı. Müftüoğlu temel kaynağın emek olduğunu ama hakim olanın egemen olanın sermaye olduğuna dikkat çekti. Sermaye sınıfının emeği hiçleştirerek kendi ürettiğine yabancılaştırdığına değinerek “kendisi olmasa bunun üretilemeyeceğinin farkına varamaz dolayısıyla bunun mücadelesini yapamaz” dedi.

Müftüoğlu “Komünist Manifesto, 1. Enternasyonal Paris Komünü bütün bu mücadeleler, 19 yy’lın bütün yarısında sürdürülen bu mücadeleler, insanı yok sayan, emeği yok sayan kapitalist düzene dur demiştir. Bu dur demeyi nasıl yapmıştır ‘sen feodalizm içerinden devrimci bir sınıf olarak çıktın, burjuva sınıfı olarak, senin kurduğun kapitalist üretim düzeninde de bu üretimin kaynağı benim, ben olmazsam bu üretim olmaz, dolayısıyla ben sizin karşınıza bir sınıf olarak çıkıyorum ve bu sınıf mücadelesi içerinde seni ortadan kaldıracağım’” diyerek işçi sınıfı olmadığı zaman üretimin olmayacağını ama burjuva sınıfı olmadığı zaman üretimim devam edebileceğini ve bu nedenler işçi sınıfının kendi dünyasını yarata bileceğini söyledi.

İşçi sınıfının örgütlülüğüne değinen Müftüoğlu işçilerin sendikalar aracılığıyla sürekli örgütlendiğini ama “tek başına sendika değil partide vardır. Sınıfın partileri vardır genel anlamda ve sınıfın sendikaları vardır” dedi. Sınıfın içinde üretim yerlerinde örgütlenmenin esas olduğunu vurgulayarak “siz eğer sınıfın içinde örgütlenmiyorsanız, daha sonra toplumsal ilişkinin içerisinde farklı şekillerde örgütlenmeniz, zaten bir sınıfsal örgütlenme olmaz farklı şekillerde örgütlenmeler olur” diyerek bu tarz örgütlenmelerin sonuca ulaşmada çok başarılı olamayacağını söyledi. Temel alınması gereken örgütlenmenin üretim içerinde yapılan örgütlenmeler olduğunun altını çizdi. Parti ile sınıf örgütlenmesinin de birbiriyle bağlantılı olduğuna işaret etti.

Sermayenin saldırıları sonucu geçmişte kazanılan hakların teker teker geri alındığına vurgu yaparak bunun nedeninin sınıf mücadelesindeki zayıflıktan kaynaklı yaşandığını söyledi. Geçmişte sınıf mücadelesinin sermayesi salladığını ve neden bu duruma düşüldüğüne ilişkin “bunun kaynağını söyleyeyim 2. enternasyonal deki işçi sınıfı mücadelesinin, sendikal mücadelenin Marksizm kapmasıyla, yani biz bu sistemle mücadelede devrimci anlayıştan kopup, sistemin içerisinde toplu pazarlıklar yoluyla, ücret pazarlıkları” ve sistem içi talepler sonucu sendikaların büyük bir prestij kaybına uğrayarak mücadeleyi yıkıma uğrattığını vurguladı. 

Kimi dönemlerde sendikaların üye sayılarını artırması için sermayenin karışmadığını ama sonuç olarak geldiğimiz noktada ise milyonlarca işçinin olmasına rağmen sendikal örgütlülüğün çok pasif kaldığını vurguladı. Ve devletin kendi eliyle sendikalar kurduğunu ve çıkan yasaların kendi kontrolleri altında olduğunu söyleyerek bunun nedeninin sınıf mücadelesini kendi kontrolü altına almak olduğuna dikkat çekti.

Müftüoğlu “işçi sınıfının haklarını elde etmesinde Ekim devrimin çok büyük bir rolü vardır. Çünkü sistem üzerinde sosyalizm çok ciddi bir tehdit oluşturdu. Bir taraftan da 19. yy’da grevler tehdit oluşturdu. Grev sermayenin en çok korktuğu şeydir. Çünkü grev üretim sürecinden gelen güçtür. Hele de işçi sınıfı bunu fark ederse, bunu birde iyi kullanmayı başarırsa çok önemli bir araçtır” dedi.

Sovyetlerin gerilemesiyle beraber sermaye sınıfının hızlı bir saldırıya geçtiğini ve bu nedenle de işçi sınıfı kazanılmış tüm hakları kaybettiğine değindi. Sermayenin askeri darbelerle işçi sınıfının mücadelesine ağır darbeler vurduğunu ama Türkiye’de “89 bahar eylemleriyle 12 Eylül darbesini yemiş işçi sınıfı yavaş yavaş toparlanmaya başlıyordu. 89 bahar eylemlikleri, büyük Zonguldak yürüyüşü” ile işçi sınıfının ciddi bir toparlanma sürecine girdiğine değindi.

Özgür Müftüoğlu’ndan sonra sözü Muharrem Yıldırım aldı. Yıldırım sözlerine emeğin dünyasının böyle bir ortamı paylaştığı için teşekkür ederek başladı. Yıldırım gündeminde işçi sınıfın örgütlenmesi, sendikalarının tutumu ve sendikal örgütlenme faaliyetlerinde edindikleri deneyimleri paylaşacağını söyleyerek “işçi hakları dendiğinde, işçilerin örgütlenmesi akla gelir. Bunu neyle gerçekleştire bilirler, işçiler haklarını büyütmeyi, bireyken toplum olarak davranmanın araçları nedir. Günümüzde en etkili araçlar sendikalardır. Sendikalarda örgütlendiğinde işçiler ancak işverenlere, patronlara karşı, bir güç haline gele biliyorlar. Peki, bu kolay mı oluyor. Anayasada iş kanununda, örgütlenme özgürlüğüyle ilgili, sendika kurma, sendikayla ilgili bir sürü yasa maddesi olmasına rağmen. Hatta bununla ilgili işverenlerin tersi bir tutum içinde olmasına ilişkin cezai yasaların olmuş olmasına rağmen, işçiler bu haklarını kolay kullana biliyorlar mı? Kullanamıyorlar. İşte burada içimizde direniş yaşamış arkadaşlar var. Onlarla beraber bu süreci yaşadık. Şimdi örgütlenen işçinin ilk başına gelen şey işten atılmak oluyor bu ülkede. Hele ilk başta fark edildiysen, orda güçsüzsen, bunun yüzde bin karşılığı işten atılmak oluyor. Birçok sendika bu durumda ne yapıyor. İşte işe iade davaları var, geçmişte yoktu, mücadeleden kaçmanın aracı olarak kullanıyorlar. Bu işin fiili meşru, işveren üzerinde bir baskı oluşturma, bir kamuoyu yaratma, direnişiyle, gösterisiyle işvereni köşeye sıkıştırıp fiili bir şey kazanmak yerine, eğer mücadele kaçkınıysa bunlar, uzlaşmacı sendikacılık yapıyorsa bunlar, en çok yaptıkları şey işçilere diyorlar ki ‘vekâletinizi verin avukatlarımız var davalar açılır’ böyle yaşanıyor. Birçok mücadele maalesef işçiler kendi ayaklarıyla sendikalara gitmiş olmalarına rağmen, başlamadan bitmiş oluyor” dedi.

Yıldırım Tümtis ’in sendikacılık anlayışlarını “biz nerde bir işçi mücadelesi başladıysak, başımıza gelecek şeyleri zaten peşinen biliyoruz. Yani bununla ilgili ne yapılması gerekiyorsa, hem fiili hem hukuki, grevse grev, direnişse direniş ne gerekiyorsa biz bunları yapmaya çalışıyoruz” diyerek açıkladı. UPS kargonun örgütlenme ve toplu sözleşme sürecini bir somut örnek olarak sunan Yıldırım “sol camia son yıllarda belki de tek başarı denilebilecek bu mücadeleyi duyurmamak için ellerinden geleni yaptılar. Yani biz 2600 tane işçiyi örgütlemişiz, önemli kazanımları var, nerdeyse orda çalışmadan sosyal haklara kadar, geceyle gündüz gibi değişiklik olan yerler oldu, ama bunu duyurmamak için ya görmezden geldiler, ya küçük haberler yazdılar. Bizim camia maalesef ben dışında görmüyorum kendimi. Adam örgütleye biliyorsa o direnişe ilgi gösteriyorlar. Örgütleyemiyorlarsa ya da kendine bir iki tane militan, arkadaş bulamıyorlarsa görmezden geliyorlar maalesef” diyerek bu tutumun yanlış olduğunu vurguladı.

Yıldırım sendikal örgütlenmenin uzun soluklu bir süreç olduğunu bunun yasaların bir takım süreci yavaşlattığına değinerek “ bu en az 1 buçuk yıl süreç alıyor. Biz UPS ’de benzer şeyleri deneyeceklerdi. Biz işverene dedik, yani ‘bu yeniden bir savaş ilanıdır, kesinlikle mahkeme kararının sonuçlarını elimiz kolumuz bağlı, beklemeyeceğiz’ dedik” diyerek ona rağmen 5 aylık gibi uzun bir süre aldığını vurguladı.

Örgütlenmeyi iğneyle kuyu kazmaya benzeten Yıldırım “bir defa işçilerin sendikalara inancı yok. Tabi ülkenin içinde bulunduğu siyasal atmosferinde bunda büyük bir etkisi var. İşte Akp gibi gerici sermaye yanlısı bir parti. Yani gericiliği dinci olmasıyla ilgili değil aslında, gericiliği sermayenin çıkarlarını hiçbir şekilde tereddüt etmeden savunuyor olmasıyla ilgilidir aslında” diyerek sendikalarında genel durumunun bu süreçle ilgili payının olduğunu ama bunların içerisinde de istisnalarında bulunduğunu söyledi. Birkaç sendikanın işçiden yana olmasının işçilerin sendikalara karşı olan yargılarını kırmadığına da dikkat çekti. UPS kargoda 1 buçuk yıl sadece çoğunluk almak için uğraştıklarına değinerek “272 gün bunun içindir direniş. Ve ondan sonra direnişi işveren kabul etmek zorunda kalmış. Direnişçi işçiler işbaşı yapmış. Protokol imzalamışız. Ve hiçbir işçiye baskı yapmayacağına dair kendi yöneticilerine işveren mail atmış, ama buna rağmen işçi dönüyor diyor ki ‘bunda gene bir oyun var sendika bizi satarsa ne yapacağız.’” Gibi birçok yalan yanlış şeylerle uğraştıklarını sendikaya güvenen inana insanların çoğunluğun içinde az kaldığına vurgu yaptı. Yıldırım daha öncede bu tarz yerlerde örgütlenmenin olduğunu ama başarıya ulaşmadığı için işçilerin kafasında hiçbir zaman başarılamayacak gibi ön yargıların çok olduğuna değindi. Yıldırım işçinin düşük ücrete ve güvencesiz çalışma koşullarına rağmen sendikaya gelmemesinin nedenini “ben sendikal nedenlerden dolayı işten atılırsam başka yerlerde iş bulamam” diye açıkladı.

Yıldırım bu duruma Eskişehir araç muayene istasyonlarından örnek verdi. Eskişehir araç muayene istasyonlarında örgütlenme çalışmaları yaptıklarını bir toplantı sırasında işçilerin kendilerine “biz sendikaya üye oluruz hiçbir tereddüdümüz yok. İşten de atılsak hiçbir kaygımız yok ama işten atıldığımızın sendikal nedenlerden dolayı olduğunu duyarlarsa bizim Eskişehir’de iş bulma olanağımız yok” dediğini ifade etti. Sermaye sınıfının rekabet için birbirini boğduğunu ama iş sendikal örgütlülüğün parçalanması olduğu noktada göz açtırmadıklarını söyledi. Yıldırım tabi ki bu tarz olumsuzlukların olduğunu ama mücadele etmeden de kazanılamayacağının altını çizdi.

Sendikacılık konusuna değinen Yıldırım “bizim sendikamız, çok az örnekleri olduğu için kendimizi söylüyorum ama bunu kendimizin söylemesi doğru olmaz. Biz işçi ücreti alıyoruz. Yani Cumartesi, Pazar, akşam yani mesai bitti bitmedi gibi çok kaygılarımız yok ve inançla yapıyoruz. İsteyerek severek yapıyoruz. İşçi ücreti bizim dışımızda alan sendika var mıdır, yok mudur onu da bilmiyorum” diyerek 10 sendika ile sendikal güç birliği oluşturduklarını ama bunun 10 ayrı sendika kültür demek olduğunu vurgulayarak bu birlikteliğin öneminin olduğu söyledi.

Yıldırım Tekel işçilerinin verdiği mücadeleye de değinerek “eğer Giresun’daki amca hamsi göndermek yerine sokağa çıksaydı” bu mücadelenin başarıya ulaşabileceğini söyledi. Yıldırım Kargoların çok ağır çalışma koşulları dayattığını, bu nedenle artık tüm kargolarda örgütlenme çalışmaları yürüteceklerini dile getirdi.

Muharrem Yıldırım’ım konuşmasının ardında 15 dakikalık bir ara verildi. Aranın ardından Ali Ekber Sever Söz aldı. Sever kendisinden önce konuşan panelistlerin hem kapitalizmin ortaya çıkışını hem de sendikal mücadeleden somut örnekler verilerek anlatıldığını söyledi. Sever kendisinin ise komite ve konseylerden bahsetmek istediğini söyledi. Sever “yaşadığımız süreçte kapitalizmin saldırıları devam ediyor. Ortadan kaldırılıncaya kadarda devam edecek. Bundan hiç birimizin kuşkusu yok. Bu saldırıların karşısında elbette ki örgütlü bir mücadele ile karşı durabiliriz. Duruyoruz da kısmen, sorunlarımız eksikliklerimiz olsa da, bugün buralarda bunları konuşmakta aslında verdiğimiz onurlu mücadelenin bir sonucudur diye düşünüyorum. Elbette ki sendikalı olmalıyız, sendika çalışması yürütmeliyiz, her şeyden önce ekonomik demokratik anlamda sendikal mücadele sınıf için olmazsa olmazlarında biridir. Ama bununla birlikte aynı zamanda işçi sınıfının kendi öz örgütlenmeleri olan komite konseylerde de örgütlenmemiz gerekiyor. Az önce Muharrem başkan söyledi ‘işçilerin sendikalara bakışı’ ya da ‘sendikacıların işçilere’ bakışı. Çünkü biraz işçiler sendikaları ya da gelinen aşamada ki sendikaları çok kendilerinden, kendi sorunlarına sahip çıkan noktada görmedikleri için, göremedikleri için uzak duruyorlar. Risk almak istemiyorlar. Çünkü yaşanmışlıkları var, deneyimleri var, başarısızlıklar var. Başarılı olan yanları da var bunları biliyoruz ama bu süreci daha ileri taşımanın yolunun işçi komiteleri ve konseylerinde örgütlenmekten geçeceğini biliyoruz” diyerek işçiler nasıl ki sendikalı olmak için işten atılıyor ve mücadele veriyorsa aynı şekilde sendikalara karşı da mücadele verdiklerini dile getirerek Tekel, Kent aş. Gibi Maltepe işçileri gibi sendikaya karşı mücadele eden işçileri örnek verdi. Sever “Maltepe Belediye işçileri 5 tane sendikanın onayıyla işten atıldılar” diyerek bunların üzücü ama gerçek olaylar olduğuna dikkat çekti.

Sever yaşanan bu örneklerden kaynaklı işçilerin sendikalara güvenmesinin kolay olmayacağını ve bu süreci aşacak şeyin “kendi öz örgütlerini yarata bilmesinde” olduğunu söyleyerek “işçi sınıfı alacağı her kararı, atacağı her adımı kendisi kendi alanından tartışarak, belli bir süreçten geçirerek, sendikaların üzerinden götürdüğünde ya da sendikayla ilgili bir şey yaptığında, bu daha sağlıklı ve daha sahiplendirici olacaktır. Yine bunun somut örneğini Tekel üzerinde vermek gerekir belki de. Tekel’in eğer bir eksikliğini tartışacaksak. Bütün kazanımlarının yanında en büyük eksikliğinin bir komite ya da bir çadır konseyinin olmamasındandır. Eylemin belli bir aşamasında komitelerin oluşmaya başlamasıyla sendikacıların tehditleri tamda bu yöndeydi. Ya sendika, ya komite. ‘komite derseniz biz yokuz’ bu tehditlerle işçilerin karşısında çıktılar. Ve işçilerinde bu konudaki deneyimleri yeterli olmadığı için, bir komitelerinin olmasından kaynaklı, istemeye, istemeye bu sürece boyun eğmek zorunda kaldılar. Elbette ki Tekel işçilerinin birçoğu buna itiraz etse de birey olarak ama gelinen aşamada o öz örgütlülüğünün olmamasından kaynaklı, bu sürece müdahil olamadılar. Ve 78 gün sonra çadır eylemi Ankara’da sona erdi” diyen sever bu sürecin ayrıntılarına değindi.

Sever komite konseylerin dünya tarihinde önemli yerinin olduğunun altını çizerek, “tarihe yön veren, tarihte zaferleri olan, sınıfın öz örgütlenmeleridir. İlk olarak 1871 Paris Komünü ile ortaya çıkan örnekler, 1905 devrimi ile ilk nüvelerini gördüğümüz, komitelerin ortaya çıkışlarına tanıklık ettiğimiz, tarihten okuduğumuz, 1917 Şubat devrimi ile belli bir şekillenişe girmiş olan ve 1917 Ekim devrimi ile mücadeleyi taçlandıran, sosyalist devrim, işçi sınıfını iktidara taşıyan en belirleyici organlardan biridir. Elbette ki komünist partinin buradaki rolünü asla küçümsemiyoruz, yok saymıyoruz ama bununla birlikte, işçi sınıfın partisiz kitle örgütleri olarak, işçi sınıfının mücadele birliğini örgütleyen araçları olarak 1917 sosyalist devriminde çok iyi bir rol oynadıklarını göstermişlerdir. Daha sonraları ise 1919 1920’li yıllarda İtalya’da fabrika komiteleri tarihte büyük örnekler teşkil etmiştir. Komite konseylerin Latin Amerika örnekleri de vardır” diyen Sever Kürdistan ve Türkiye’de de komitelerin olduğuna ilişkin açıklama yaptı. Sever “fabrika komiteleri, konseyleri artık kendiliğinden ortaya çıkmaya başlamışlardır. Kürdistan ayağına baktığımızda da, halk meclisleri, halk komiteleri, sokak meclislerini mücadeleyle yaratmış durumdadır.

Sever Komitelerin işleyişlerine ilişkin “komiteler yarı legal yarı illegal bir örgütlenmedir. Legaldir her şey açıktır. İllegaldir kendini hiçbir burjuva yasayla sınırlamaz. Çünkü bugün sendikalarımız, en ileri sendikalarımızın bile yapabilecekleri belirli yasalarla sınırlandırılmıştır. Ama komitelerin, böyle bir çerçevesi böyle bir sınırı yoktur. Komiteler günün ihtiyaçlarına uygun araç ve yöntemleri belirleyerek, mücadele edebilirler” diyen Sever komitelerin özelliklerini anlatarak, demokratik merkeziyetçi bir anlayışa sahip olduğuna vurgu yaptı. Sever “komite ve konseyler bugünkü mücadele içince işçi sınıfının, başvurması gereken araçlarıdır diye düşünüyorum. Bunun örnekleri dediğim gibi Kürdistan üzerinde de ortaya çıktı.  Bugün birçok sendikanın da sendikacının da komite örgütlenmelerinin önünü açtığını biliyoruz. Yine UPS eyleminden örnek verecek olursak, sendika yöneticileri böyle bir ihtiyaçtan kaynaklı, oluşturulan komiteler bu anlamda önemlidir. Komiteler bu günün ihtiyacıdır, bu ihtiyaçtan kaynaklıda her yerde her alanda da komiteler oluşuyor. Biraz kendiliğinden belki oluştular birçok yerde. 2011 yılında Trakya bölgesinde, fabrika komitelerinin oluştuğunu biliyoruz. Hiçbir sendika ve siyasi parti-çevrenin denetimi altında olmadan, tamamen işçilerin kendiliğinden bir bilinçle böyle bir örgütlenmeyi yaratmaları aslında tesadüfü değildir” dedi. Ve komite konseylerin tarih sahnesinde günün ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıktıklarına değindi. İşçi sınıfı sermayenin ağır saldırıları altında kendi deneyimleriyle ortaya çıkardıkları bu araçların Kürdistan ve Türkiye’de de çok sık bir şekilde karşılaşılacağına işaret etti.

Sever Lenin’den komitelere ilişkin “mahrem hiçbir şey yok, gizli hiçbir şey yok, talimatlar yok, formalite yok. Sen çalışan bir adam mısın, Rusya’nın bir avuç zorbasından kurtulmak mı istiyorsun, öyleyse yoldaşımızsın. Temsilcilerini seç, derhal gecikmeksizin. Senin iyi saydığını, işçi temsilcileri Sovyetlerimizin, köylü komitemizin, asker Sovyet’imizin vs. vb. tam yetkin bir üyesi olarak seve, seve ve isteyerek kabul edeceğiz. Bu herkese açık olan, herşeyi kitlenin gözünün önünde yapan, kitlenin ulaşa bildiği, doğrudan kitlenin içinden çıkan, halk kitlesinin ve onun idaresini doğrudan ve dolaysız olarak iktidara taşıyacak organ olacaktır” alıntısını yaparak devrimci işçi komiteleri ekseninde çalışan çalışmayan, işçi-memur ayrımı yapmadan, mahallelerde, sokaklarda ve hayatın her alanında örgütleye bilineceğini vurguladı.

Sever komitelerin partisiz kitle örgütleri olduğuna işaret ederek “komite ve konseyler parti örgütleri değildir. Aksine partisiz kitlelerin mücadele örgütleridir. Partisiz kitle kitlelerin mücadele birliği örgütleridir. Komitelerin oluşması için esas alınması gereken işçi olmasının yeterliliğidir. Bunun için başka bir koşulun aranmaması gerekir. Renginin dilinin, ulusunun hiç farkının olmaması bu komiteler için yeterlidir. İşçi sınıfı komitelerde iktidar hedefini gözetmelidir” dedi.

Sever işçi sınıfın ekonomik ve demokratik talepleri için sendikalarda örgütlenmesi gerektiğine, ama komitelerin politik mücadelelerin sürdürüleceği alanlar olduğuna dikkat çekti. Sever “elbette ki ekonomik-demokratik mücadelemizi sürdüreceğiz, ama bunu politik mücadeleyle birleştirmediğimiz müddetçe, kısır bir döngü içerisinde kalırız” dedi. Geçmişten günümüze birçok kazanımlarımızın olduğunu ama bugünkü koşullarda kazanımlarımızın bir gecede elimizden alındığını söyledi. Saldırılara yönelik yapılan eylemliklerin çokta etkili olmadığını söyleyerek “ bütün bu süreci, bütün bu kazanımlarımızı korumanın bir yolu var, geliştirmenin ve ileriye taşımanın tek bir yolu var. Ancak ve ancak işçi sınıfının iktidarını hedeflediğimizde, işçi sınıfı kendi iktidarını kurduğunda, bu kazanımlarımızı korumamız, geliştirmemiz ve güçlendirmemiz mümkün olur. Bunun dışındaki diğer mücadeleler günü kurtarmaya dönük, geçici kazanımlarımız olacak” dedi.

Ali Ekber Sever’in konuşmasının ardından soru cevap kısmına geçildi. Bu bölümde panele gelen insanlar panelistlere sorularını yöneltti. İlk önce topluca sorular alındı. Daha sonra cevaplar verildi.

İlk soruyu İSKİ direnişçisi Ercan Ballıoğlu sordu. Ballıoğlu “biz işçiler olarak ilk önce sermayeden çok sendikal bürokrasiyle savaşıyoruz. Bu süreçte nasıl bir tutum sergilememiz gerekiyor. Sendikal bürokrasi birçok yerde önümüze çıkıyor.” “Tümtis çıtayı yükseltti. Şuanda UPS kargo sektörünün belli bir düzeyini temsil ediyor. Bu süreçte çok büyük kargolar var, Yurtiçi, Aras gibi, bu süreci nasıl örgütleyecek.”

Diğer bir kişi “şimdi Özgür hocamın başta belirtiği noktalarda hem fikirim. Şu bir gerçek ki zaten kendisinin de belirtiği gibi buraya kısa değindi. Artık dünya öyle bir hal aldı ki şu anda yaşamak için mücadele etmekten başka hiçbir şansımız yoktur. Ve bu mücadelenin araçları bellidir. Sendikalar Muharrem Yıldırım’ın söylediği gibi. Ama ben şunu söylüyorum, sınıfsal bilincin zayıf olduğu günümüzde bölük pörçük mücadelenin, duyulması ve gündeme oturması gerçekten zordur. Bu nedenle Ali Ekber Sever’in dediği gibi komite ve konseylerde çeşitli iş kollarında bir örgütlenme ağı geliştirmeli, sendikalarda örgütlenme değil, sendikaları örgütlemeli diye düşünüyorum ben” dedi.

Tekel İşçisi Metin Aslan “sendikalar daki seçimin ne kadar kötü olduğunu, sendikal seçimlerde kimliğiniz kültürünüz inancınızdan tutunda birçok şey devreye giriyor. Sendikalarda seçimler bu anlamıyla demokratik değil yani. Buradan yola çıkarak sonuçta sınıf mücadelesi içinde, sermayeye karşı hükümete karşı mücadele eden işçilerin karşısına hepimizde biliyoruz ki önce sendikal bürokrasisi çıkıyor. Bu bürokrasiye ihanete karşı mücadele eden işçiler, tabi dışa dönük mücadelede çokta başarılı olamıyor. Başarılı olmak için ne yapmak gerektiğini panelist arkadaşlara sormak istiyorum” diye sordu.

Söz alan bir arkadaş “az önce dışarda Radikal gazetesindeki bir yazı dikkatimi çekti. Ahmet İnsel’in henüz okumuş değilim ama başlığı şöyle ‘Proletarya Sağcılaşıyor mu?’ ikincisi de çok tartışılan bir konudur. Bu konuda bizi aydınlatmanızı istiyorum. Proletaryanın içeriği gerçekten daralıyor mu? Yoksa genişliyor mu? Bugünkü proletaryanın geçmişte yani Komünist Manifestonun yazıldığı dönemdeki proletaryadan farkı nedir.”

Sinan arkadaş “Ben Ali Ekber Sever’e bir şey sormak istiyorum. Şimdi sendikalar ile komitelerin ayrımından bahsederken, şöyle bir şeye değindiniz. Yasal bir takım sınırları vardır sendikaların. Komitelerde hem illegal hem legaldir ve bu yasal sınırların biraz dışındadırlar. Bunu tam oturtamadığım içinde kafamda sormak istiyorum. Şimdi sendikaların eylemlerini anlıyorum, grevdir, iş yavaşlatmadır, sanırım bunu demek istediniz, ama siz ne yapıyorsunuz. Yasal sınırların dışında ki kastınız nedir bunu anlatır mısınız?

Burak arkadaşımız Özgür Müftüoğlu’na “Türk-İş örneğini vererek uzlaşmacı bir anlayışın örneğiniz verdiniz. Peki, uzlaşmayan bir sendika nasıldır. Yani kazanımları korur mu? Düzenle anlaşmıyorum mu der? Uzlaşmamanın ne olduğunu tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Bir şeyleri yola getirmek mi yoksa bir şeyleri değiştirmek mi?

1980 öncesinde Tariş’te çalışmış olan bir işçi Özgür Müftüoğlu’na ve Muharrem Yıldırım’a “işçiler nasıl özgür olurlar. Sendikacı arkadaşa da sormak istiyorum. Ben eski bir Tariş işçisiyim. Tariş direniş deneyimim var. Sendikalar sınıfsal olarak ne yapmalılar? İkinci sorum, sendikalar nedir?

Diğer bir işçi “böyle bir panel için teşekkür ederim hepiniz. Emek ve sermaye savaşımında tabi ki politik savaşta birlikte olacak. Sadece emek savaşı verirsen zayıf olur. Bir politik savaşımda verildiği zaman karşıt kurumdaki karşıt fikirdeki insanlar nasıl olacaklar.

Emekli bir emekçi kadın “bende yeni emekli oldum, ofis çalışanıyım. Tesadüfen böyle bir bilince emekli olduktan sonra ulaşa bildim ancak. Acaba diyorum bu benim eksikliğim mi? yoksa bulunduğum ülkedeki bu mücadelenin farkındalığına varamamak benden mi kaynaklanıyor yoksa mücadelenin zayıflığından kopukluğundan mı? Kaynaklanıyor, yoksa ikisi mi? şimdi düşünmeye başladım geç te olsa.

Sorunların bitmesinin ardından panelistler cevap kısmına çekti. İlk soruları yanıtlayan Özgür Müftüoğlu oldu. Müftüoğlu “evet şimdi oldukça zor sorular var. Şimdi aslında şu bence çok önemli, bir kere işçi sınıfı nasıl özgürleşir, özgürleşe bilir mi? önce şunu söylemek gerekir. İşçi sınıfının gerçek anlamda özgürlüğünü kısıtlayan, ortadan kaldıran kapitalist üretim sistemidir. Toplumsal olarak çıkmadan önce alt yapı dediğimiz, esas üretimin bütün temellerinin oluşturulduğu yer, bizim çalıştığımız işyerleridir, toplumsal ilişkilerde. Daha sonra üst yapı yani devlet, hukuk, ideoloji vs. bunlar üst yapıdır. Bunlar daha sonradan oluşurlar ama alt yapıya göre yani bir binayı düşünün onun temelleri gibi oluşurlar. Dolayısıyla siz eğer işyerinizde çalışma saatine ilişkin sizin bir söz hakkınız yoksa ücretiniz konusunda hiçbir söz hakkınız yoksa izin hakkını kullanma konusunda hiçbir hakkınız yoksa herşeyi size işveren söylüyorsa, siz dışarda çıkıp ta parlamentoda iktidar olamazsınız. Sokakta da hiçbir hakkınız olamaz. İşyerinde ne kadar hakkımız varsa, sokakta da, dışarda da, toplumsal olaylar içerisinde de o kadar hakkımız olabilir. Dolayısıyla bizim her şeyden önce, işçi sınıfının emekçilerin, sermaye dışındaki büyük toplum kesimlerinin, köylülerini küçük esnafların geniş olarak da tanımlaya biliriz, burada baktığımız zaman bunların özgürleşmesi için, üretim sistemindeki sermayenin kurmuş olduğu, diktatörlüğü, çünkü bu diktatörlüktür haksız durumdur, yani gelip orda el koymaktadır. Hiçbir hakkı olmadığı halde, bunun yıkılması gerekir. Eğer orada üretim sürecinde bu yıkılmadan, yani üretim sürecine gerçek unsur olan emek kendi denetimi altına almadan, toplumsal alan içerisinde de işçinin emekçinin özgürleşmesi söz konusu olmayacaktır. Dolayısıyla emeğinin karşılığını alamayacaktır. Çocuğunun karnını iyi doyuramayacaktır. İyi sağlık hizmeti alamayacaktır. Dolayısıyla sınıf mücadelesinin esas yeri, kaynağı elbette ki, üretim sürecinde mutlaka olmalıdır.

Şimdi üretim süreci içerisinde mücadele nasıl olmalıdır. Şimdi Ali Ekber’in söylediği meseleler. Evet, işçi sınıfının bir mücadele aracına ihtiyacı vardır. Çünkü sömürülmeye sürekli olarak ezilmeye, ezilmek insanlık onuruna sığmaz. İşçi bir insandır, emekçi bir insandır. Onurlu bir şekilde yaşamak zaten onun genlerinde vardır. Dolayısıyla işçi, emekçi biz ve ben bir dolapçı beygiri gibi değil, onurlu yaşamak benim kendi içimde vardır. Ha bu bastırılmış olunabilir, ama bu benin içerisinde vardır. Ben onurlu yaşamı kurabilmeliyim. Onurlu bir şekilde yaşamak içinde, kendim için, çocuklarım için, geleceğim için, onurlu gibi, insan gibi fazla bir şey değil bakın insan gibi. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hakkı benim kullana bilmem için, benim orada üretim süreci içerisinde ve toplumsal olaylar içerisinde mücadele etmem lazım. Bu mücadeleyi hangi araçla yapabiliriz. Hangi araç daha etkindir. Burada. Deminde söyledik, sendikalar burada çok önemli bir araçtır. Örneğin Marks 1860’lı yıllara kadar olan yazılarında, sendikaları çok över özellikle ama daha sonraki yazılarına baktığımızda eleştirir. Ve bu günkü gibi bürokratik bulur. Çünkü ücret sendikacılığı yapıyorlar der. Sadece sendikaya üye yapmaya çalışıyorlar. Bunun dışında ki geniş toplum kesimlerinin haklarının savunmuyorlar der ve bu nedenle başarıya ulaşamazlar der. Bugünkü koşullara geldiğimiz zaman Türkiye’de %95 örgütsüz %5 sendikalı. Siz burada harikalar yaratsanız ne yapabilirsiniz. Dışardaki %95 sendikasızın asgari ücretin yarısına çalışmaya rağzı olduğu bir ortamda, siz sendikalı olan işçinin ücretini yükselte bilir misiniz? Haklarını yükselte bilir misin, genişlete bilir misiniz, böyle bir şey mümkün olabilir mi? mümkün değil. Bugün örgütlenme sendikaların esas meselesi başta söylemiş olduğum emekçilerin birbiri arasındaki rekabeti önlemektir. Dolayısıyla bu rekabet hele de içerisinde bulunduğumuz küresel üretim süreci içerisinde, bırakın sadece örgütlü olan bir işyerini, bütün ülkeyi bütün bir dünyadır. Bugün biz Çin’li işçiylen, Hindistan’lı işçiylen de onlarla da rekabet ettiriliyoruz. Hatta benim daha da geniş söylemem gerekirse, içinde bulunduğumuz ortamda, tamda enternasyonal bir düşünceyle örgütlenmek gerekir. Sadece bir iş kolunda örgütlenmek te yetmez bunun sağlanması lazım. Bu nasıl sağlanacak. İşin en başta başlandığı yer hücresi, hücre işyeridir. Hepimizin çalıştığı bulunduğu işyeridir, yanımızdaki arkadaşımızdır, buradaki dayanışmadır. Eğer burada, karşımıza çeşitli nedenlerden ortaya çıkmış, çeşitli nedenlerle bürokratikleşmiş, yani ismini koyalım sınıfa yabancılaşmış, sınıftan uzaklaşmış, hiçbir sınıfla alakası kalmamış, duvarlarla kendini örmüş bir yapı varsa, bu yapı sınıf mücadelesinin aracı olmak tan öte. Sınıf mücadelesini engeller. Bakın biraz öncede söylendi aslında. Ali Ekber’de söyledi aslında. Tekel direnişi sürecinde, kim nasıl kırdı. Orda tekel direnişini kıran 6 tane konfederasyonun başındaki bürokratik yapıdır. Tamamen anti-demokratik olan bürokratik yapıdır. Onlar bunu dağıttılar, Ankara’daki direnişi dağıttılar, TEK Gıda’da işi yargıya hukuka havale etti. Dolayısıyla sisteme havale etti. Ne çıkabilirdi anayasa mahkemesinden? Diyoruz ya toplum içerisinden nasıl bir sendika çıkarda mevzuattan yasadan, medet umabilir. Böyle bir mücadelemi olur. O zaman gidin, hukuk bürosu kurun, sendikada ne işiniz var. Doyasıyla bu mücadele bu anlamıyla tipik bir örnektir. Şimdi bu bürokratik yapı, ortadan kaldırılır mı? Elbette kaldırılır ve kaldırılacaktır. Çünkü işçi sınıfının bugün örgütlenmeye ihtiyacı var, her yerde, her alanda.

Bakın eskiden sendikalar işçileri örgütleyelim diye mücadele ederdi, şimdi birçok alanda işçiler gelin bizi örgütleyin diyorlar. Ve böyle diyen işçilerin karşısına bazen bazı sendikalar çıkıp, ‘yok ben seni örgütlemem’ diyor ‘sen benim başıma dert olursun’ diyen bir noktaya gelmiş durumda. O zaman burada komiteler, konseyler elbette alternatifler olacaklardır. Bu mücadelenin yürümesi açısından, bu mücadelenin içerisinde çok önemli parçalar olacaklardır. Daha sonra platformlar çeşitli örgütlenmelerin bir araya geldiği, meclisler, bunlar önemli alternatifler olacaklardır. Çünkü biz şuanda olağan bir dönemde değiliz. Herşeyin esnekleşmiş olduğu bir dönemdeyiz. Karşımızda sermaye herşeyi esnekleştiriyor. Biz onun esnekliği karşısında katı bir durumda durarak mücadele edemeyiz. O zaman bizimde mücadeleyi esnekleştirmemiz gerekiyor. Mevzuatlar bizi katılaştırıyor. Diyor ki sen işte sendikada bir taşeronu örgütleyemezsin, bilmem şunu, şunu örgütleyemezsin, şu senin iş koluna girmiyor, yok o 657’ye bağlı, yok o 1800 bilmem kaça bağlı falan diyor. Ve bizim birbirimizle örgütlenmemizi engelliyor. Bir kere bizim bunu aşmamız lazım. Biz ortak örgütlenme yapmadığımız sürece, esas olan şudur. Emek süreci değimiz yer, üretim yaptığımız yer bir bütündür. Ben üniversitede sadece öğretim üyeleri olarak örgütlenim, hiç bir şey ifade etmez. Orada taşeron işçisi varsa ve o taşeron işçi ayda 500, 600 liraya çalışıyorsa, ücretini bile doğru düzgün alamıyorsa oradaki bir profesör haklarını koruyamaz. Dolayısıyla buradaki bütün haklar birliktedir, dolayısıyla örgütlenmede birlikte olması lazım.  

Evet, bunun önünde çok önemli engeller vardır. Proletarya değişmiş midir? Değişmiştir. Fakat bu değişim elveda proletarya, proletarya ortadan kalkıyor şeklinde değil. Tam tersine proletarya daha da genişlemektedir. Kapitalist üretim sistemi, kendisine işlerini yaptıracak, emeği denetimi altına alacak, kafa gücü dediği beyaz yakalılar dediğimiz kesimi kendisi içerisine almış ve bunları örgütlenmeden uzaklaştırmıştır üretken olmayan emeği. Ama son geldiğimiz noktada, bugün üniversitedeki profesörde, hastanedeki doktorda artık proleterleşmiştir. İş güvencesi yoktur. Aldığı ücret son derece aşağı doğru düşmüştür. Mühendisler keza böyledir. İşsiz mühendisler, işsiz doktorlar vardır. Dolayısıyla bunlarda artık bunlarda artık o geniş işçi sınıfının içerisinde proleterleşmiş bir şekilde yer almıştır. Dolayısıyla tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bugün, proleter kesim genişlemiş durumdadır. Burada şu sorun vardır hala, kendisinin proleter olduğunu kabullenemeyenler vardır hala. Bunun farkında olamayanlar vardır. Bu nerden kaynaklanır, çok önemli sendikaların en temel işlevinin aslında bu noktalarda, bir propaganda aracı olmaları gerekir. Çünkü biz her gün sabahtan akşama kadar o televizyonun, karşısında hangi kanala geçerseniz geçin, gazeteleri aldığınız zaman, bir doğrudan ideolojik propagandanın altındayız. Her an altındayız. Biz şimdi buradan çıkıp eve gideceğiz televizyonu açacağız, dizi olabilir bilmem film olabilir ne olursa olsun orda bir karşı propagandayla karşı karşıyayız. Eğer burada bir örgütlenme varsa, bu örgütlenme bir güç oluştura biliyorsa, bunun yapacağı ilk iş buna karşı ideolojik propaganda oluştura bilmektir. Bu gün alla aşkına hangi sendikanın doğru dürüst eğitim çalışması vardır. Hepsi Avrupa Birliği sürecinin içine girmişler. Avrupa Birliğinin kendi önlerine getirdiği, sosyal diyalog uzlaşmacılık adı altında getirdiği, eğitim programlarını uygulamaktadır. Hiçbir sendikada istisnalar kaideyi bozmaz, ama sendikalar sınıf eğitimi vermemek için, özel uğraş gösterirler. Birazcık sınıftan yana birileri varsa onlara aman aman derler. Mesela beni kazarak birkaç defa eğitim çalışmalarına çağıran sendikalar ondan sonra, aman aman aman önünden bile geçme dediler. Çünkü korktukları en büyük şey budur. Çünkü eğer sınıf eğitimi alırsa sendikacılar orda kalamazlar. Çünkü onun farkına varırlarsa, o bilinci edinirlerse o bürokratik yapı, orada yaşayamaz. Dolayısıyla bundan bilinçli bir şekilde uzak durmaya çalışırlar. Dediğim gibi genel olarak sendikalar.

Şimdi uzlaşma nedir. Uzlaşma demek sermaye ile uzlaşmak. Uzlaşma diyalog demek şudur. Bir masaya oturursunuz, uzlaşma için, siz bir şey öne sürersiniz karşı taraf bir şey öne sürer. Peki, bu eşitlikçi bir ortam mıdır? Hayır. Burada bir masaya oturduğun zaman masada, kim güçlüyse o oradan güçlü kalkar. Eğer siz sınıf mücadelesinde güçlü hale gelemediyseniz, sermaye ile masaya oturduğunuz zaman, ben bugün Sabancı ile masaya otursam, ne olur? Onun dediği olur. Dolayısıyla sen sendikacı olarak ben uzlaşmak için masaya oturdum dediğin zaman bütün haklar gider. Bakın 4857 sayılı iş yasası, esnekliği getiren iş yasası. En temellerini söylüyorum. 5519 sayılı sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası yasası. Bütün bunların hepsi bu uzlaşmacılık sayesinde sendikaların meşrulaştırmasıyla geçti. Çünkü demokratik dediler bakın altında sendikalarında imzası var dediler. Gittiler altına imza attılar çünkü. Ve meşrulaştırdılar. Siz buna karşı mücadele ettiğiniz zaman siz kimle mücadele ediyorsunuz diyorlar bak sendikacılar bunun altına imza attı dedi. Ve bunlar kendi içlerinde son derece anti-demokratik şekilde yürüdü. Orada Türk-İş, Disk, Hak-İş 2003 yılında 4857 sayılı yasanın hazırlık sürecinin altına imza attıkları belgeyi sendikalarından bile sakladırlar. Dolayısıyla uzlaşmacılık denilen şey güçlü iseniz tamam eyvallah. O zaman oturursunuz masaya, gerçekten gücünüz vardır. Ama gücünüz yoksa oturmanın hiçbir anlamı yoktur. O sadece, o masayı meşrulaştırmak anlamına gelir. Onun yaptığı herşeyi meşrulaştırmış olursunuz. Dolayısıyla uzlaşmacı sendikacılık en büyük ihanettir. Bugüne kadar ki bütün kayıplarda, uzlaşmacı sendikacılar sayesinde, gerçekleşmiştir” dedi.

Daha sonra cevap hakkı Muharrem Yıldırım’a verildi. Yıldırım “Arkadaşımızın sorusundan başlayayım. Sendika nedir diye. Sendikalar bana nedir diye sorarsan emek örgütleri, işçilerin mücadele araçları, ben sendikaları böyle görüyorum. Ama Özgür beyde çerçevesini çizdi. Biz gibi görmeyen epey bir çoğunluk var, sendikal camianın içinde özellikle. O açıdan böyle olması için biz mücadele etmeliyiz. Yani tüm ileri kesimler, az buçuk sömürüye karşı çıkan herkes sendikaların sınıf örgütleri, mücadele araçları olduğu bilinciyle hareket etmeli ve ona uygun, insan yetiştirmeli ya da yardımcı olmalı.

Diğer bir şey ‘proletarya sağcılaşıyor mu’ arkadaşlar şimdi siz siyaset biliyorsunuz. Hani sıfırdan işçi arkadaşlarla oturduğunda, bu başka türlü konuşula bilir ama kapitalist bir ülkede yaşıyoruz. Anasından doğan herkesin bilinci, kendiliğinden bir burjuva bilinçtir. Zaten sağcı, yani bunun CHP’de AKP’de bloka edilmiş olmasının sağcı ya da solcu olduğu anlamına gelmez zaten. İşçi sınıfının Ahmet İnsel’inin yazısını bilmiyorum okumadım ama yani bu anlama gelmez sonuçta, bu böyledir. Ama Özgür hocam söyledi işçi sınıfı genişliyor devasa büyüklüklere ulaştı, yani Rusya’yı düşünün, 1917’deki işçi sayısıyla her kesimi yanına toplamışlardı. Orda bir iktidar kurulmasının aracı olmuşlardı. Nicel olarak az olmasına rağmen nitel olarak ama onu gerçekleştirmişler.

Yine arkadaşımız diyor ki, sendikalarda değil ama sendikaları örgütlemek lazım. Arkadaşlar yani ben böyle olmasını çok isterim emin olun. Ama siz oralara yeni taze kan ve güç katmadan, mevcut yapıları çok kolay kolay değiştiremezsiniz. Bu mümkün değil imkânsız gibi bir şey, hani az önce ilk konuşmamda söylemiştim. İşçilerin değer yargıları, ön yargıları olmaza ilişkin kafalarında bin bir türlü, oluşturulmuş şeylere rağmen, bir çaba sarf ediyorsun bir şey çıkıyor ortaya, ama sendikaların bir kısmı özellikle, onların değişmesine ilişkin onların arasına yeni güçler katmadan, yeni işçiler örgütlemeden, mevcut olanları biraz zor. Mesela bir örnek söyleyeyim size. Öz İplik-İş sendikası var Hak-İş’e bağlı, Kayseri’de işçiler sendika şubesine gidiyorlar. Diyorlar sendikamıza gidelim bir çay içelim ve sendikaya çay içmeye giden işçilerin fabrikasını arıyor sendika ‘bu adamlar uyandı’ diyor. Özgür hocam az önce söylemişti ‘bunları işten atmak lazım’ niye çünkü orda bir işçi gibi yaşamıyor adam. Biz işçi sendikaya gelmedi diye kavga ediyoruz. Emin olun gelmiyor uğramıyor diye, kavga ediyoruz. Gelmesi lazım. Sendikacı ne yapıyor nasıl yaşıyor, hangi zamanını mücadeleye ayırıyor, gerçekten örgütlenme, sınıf, mücadele bunlarla ilgili bir kaygısı mı var, yoksa amacı derdi koltuğunu saltanatını sürdürmek mi istiyor.

Birde kamu geleneğinden gelen sendikalar var ki, zaten çürümenin, yozlaşmanın en yoğun olduğu yerler. Ha bu çürüme, yozlaşma ne yapıyor, özel sektörde de sendikaların büyük bir çoğunluğunu uzlaşmacı, işbirlikçi hatta sarı denecek sendikalara dönüştürüyorlar. Çünkü işçi sınıfı zayıflamış. Aslında sayısal olarak artıyor, belki sendikal örgütlülük zayıflıyor ama asıl zayıflığı siyasal bilinç eksikliğinde işçi sınıfın. Yani bu ülkede toplumsal mücadele, maalesef çok etkili değil yani. Onun ileri kesimleri, işte arkadaşımız örnekler veriyor kendi dünya görüşür çerçevesinde. Aslında ileri kesimlere düşen şey işçi sınıfına bilinç vermek, dışardan bilinç vermesi yani örgütlenmeden ziyade bu önemli bir şeydir ama bir siyasal bilinç verme, onun yaşadığı ülkeyi dünyası tanımasına yardımcı olması. Sorgulayan araştıran, mücadele yol yöntemleri, hatta kendini hepten kurtuluşa götürecek araçları sen yarata bilirsen, bunu önere bilirsen ve buna sahip çıkara bilirsen, ancak işçilerde o zaman bir şey olur. Yoksa diğer türlü ben oradan sağcılaşıyor mu yoksa başka bir şey mi oluyor, bilemiyorum.

Şimdi bir arkadaşımız da söylemişti kargolarda örgütlenme. Tabi ki UPS büyük bir örnek oldu, bir ilk oldu. Biz olmazı gerçekleştirdik. Biz uluslararası dayanışmanın bu örgütlenmede çok faydasını gördük. Gerçekten 154 ülkede bizim adımıza, eylem kararı aldılar ve çok sayıda ülkede de pratik olarak hayata geçirdiler. Türk-İş’in yöneticileri kapımızdan direnişimizin yanından geçmezken, Hollanda’da UPS işçileri aktarma merkezinin önüne kamyonla kum döktüler ki, çalışamasınlar burada diye. Arjantin’de iki saatlik iş durdurdular. Hong Kong’dan Rusya’ya dünyanın her tarafında, bizimle ilgili hatta Amerika’da otomotiv sektöründe bir sendika bizim için yürüyüş yaptı. Bu mücadele uluslararası bir firma olduğu için tabi bununda payı büyük. Adam 230 ülkede faaliyet gösteriyor. Her ülkede aslında sendikaların, işçilerin canını yakmışlar ve dayanışma çağrısı onun için daha çok yankı bulabiliyor. Bunu sadece sendika mücadeleyle başarmak zor bir şeydir. O açıdan söylüyorum, tabi ki bunun bir siyasi ayağının iktidarı hedefleyen bir ayağının olasıda gerekiyor.

Kargolarla ilgilide söyleyelim, örgütlenme çalışmamız devam ediyor. Ama öncelik verdiğimiz kargolar var, ilişkileri değerlendireceğiz. Yani kolay değil arkadaşlar örgütleniyorum derken, hem işçi hazır değil, hem de, parçalanmış böyle. Aras kargo 790 tane şubesi var, 8800 çalışanı var. Neredeyse her iş yerinde 10 tane işçi çalışıyor. Ve biz sendika olarak bunları örgütleyeceğiz. Ve bunların yarıdan bir fazlasını üye yapmazsak, mevcut mevzuata göre yetki alıp sözleşme yapamayız. Ve şimdi, bunlar öyle bölünmüş ki, belki 500 tane ayrı işveren var orda. Çünkü taşeron ve acentacılık sistemi ile işçileri bölmüşler. Ama biz işin o tarafına bakmadan, hepsini Aras kargonun işçisi gibi örgütleyeceğiz. Hepsini Aras kargoda çalışıyor gibi örgütlemesek zaten üstesinden gelme olanağımız yok. UPS ‘de de öyle yaptık. Hem taşeron işçiyi örgütledik. Hem ana firmada çalışanı.

Aslında yasalara bakarsan normalde, burjuvazi kendi hukukuna saygı gösterse bu işyerlerinde taşeronun olmaması lazım, acentaların olamaması lazım. O onu bile tarif ederken teknoloji ve uzmanlığa bağlamış taşerona işi vermeyi. İşte teknolojin yetmiyorsa başka yerlerden satın alabilirsin. Ya da uzmanlık gerektiren bir iş varsa senin öyle elemanların yoksa bu işi yapan bir firmadan böyle bir işi alabilirsin. Kargolarda böyledir. İşte arkadaşlarımızın bir kısmı taşeron işçisi idi, ana firma işçisi oldu. Yani hiç bir şey yok. Giydiği iş elbisesini bile ana firma veriyor. Yani adamın teknolojik diyecek hani bir bandı yok, alet hırdavatı yok. Zaten emekle olan şey. Ama bu memlekette oluyor işte. Yani böyle şeyler maalesef var.

Şimdi yine başa dönersek, ben epeyce de sendikacılarla görüşüyorum. Yani işimin gereği de o. Şimdi emin olun bizim ileri diye düşündüğümüz çevreler diye düşündüğümüz arkadaşlarımızın büyük bir çoğunluğu, sendikalarla ilgili umudunu kaybetmişler aslında. Zaten sıradan işçinin öyle bir derdi yok. Sözleşmesi yapılıyorsa, maaşını alıyorsa, işte mesaisi yattıysa, toplu sözleşmeye uyuluyorsa, hatta zamanla sendika bir ihtiyacını karşılaya biliyorsa ona başka bir derdi sıkıntısı yok. Ama başka derdi olanlar, yani sömürüye karşı gelen, az buçuk muhalif olan, daha ileri şeyler isteyen. Milyonlarca örgütsüz işçinin örgütlenmesi için sendikaların harekete geçmesini isteyen arkadaşlarımız maalesef sendikalarına gitmiyorlar. Ben çok işçi tanıdım öyle, oturuyorsun konuşuyorsun, işte özgür hocam gibi, benim gibi ya da işte buradaki arkadaşlarımız gibi, dünya meselelerinin hepsini biliyorlar. Ama sendikasının kapısından geçmiyorlar niye? Diyor buradan bir şey olamaz, boş ver burayı, burada umut kalmamış. Şimdi bunu da yıkmaları lazım! Gitse işçilerin içinde olsa, beraber olsa doğru şeyler önerse, emin olun yeri gelir zamanı gelir, o işçi arkadaşımızın, yıllarca söyleyip, işe yaramadığı şey gün gelir işe yarar.

Ben Tokat sigara fabrika işçilerini görmüştüm. Fabrika önünde bildiri dağıtmaya giden siyasi partiden arkadaşlarımızı, polise ihbar ediyorlardı. Hatta korumalık yapıyorlardı, dövmeye kalkıyorlardı. Ama o sarkık bıyıklı hepinizin MHP’li diye bileceği işçiler, Tokat’ın meydanında zorla imza topluyorlardı. Orada bir arkadaşımız vardı, diyor ki ‘şimdi benim yüzüme bakmaya utanıyorlar’ diyordu. Önceden kendisine deli gibi görüyorlardı. Konuşmak istemiyorlardı, muhabbet etmek istemiyorlardı, ama bu sıcak mücadele başladı, şimdi ‘benim yüzüme’ bakamıyorlar diye söyledi. Mücadelenin uzun soluklu olduğunu unutmamak gerekir. İnancını ideasını kaybetmemek gerekiyor. Emin olun arkadaşlar bu yanlış anlaşıyor ama yaşadığım için söylüyorum. Arkadaşlarımız var yanlışı varsa düzelte bilirler.

Bir tane işçiye 20 defa gitmişiz arkadaşlar. İşçi sendikaya üye olacak, ekmeği büyüyecek adamın. Çalışma saati düzelecek, adam istiyor düzelsin ama diyor ki sonra olayım. Ya 20 defa gidilir mi bir işçinin ayağına, adamın üstüne çok gittin mi diyor ki tamam ekmeğim düzelecek, başından def edecek seni ya,  senin de çıkarın var bunda diyor. Hadi söz bul söyle yani. Yani bizim yerimizde biriniz olun, söz bulun söyleyin. Böyle dedim mi bitiyor iş. Yani ‘senin ne çıkarın var’ tabi ki bir söz bulup söylüyoruz. Bir işçi kadar benimde çıkarım var bu işte. Sonuçta toplumsal bir şey. Bulunduğum kurum ya da ait olduğum sınıf ne kadar örgütlüyse, onun ne kadar yaptırımı varsa toplumsal güç haline geldiyse, yaşadığım ülkede sorunlar daha az olur daha iyi ortamda yaşarsın, o ülkenin yaşana bilir bir ülke olmasına bizim de tabi ki özlemimiz var. İşte inancı ideayı kaybetmemek gerekiyor.

Şimdi gene arkadaşımızın sözüne gelip bitirmek istiyorum. Arkadaşlar sendikalar kötü, sendikalar bürokrat ve hatta adam satarlar, yarı yolda bırakırlar, ihanet ederler, ama sendikaların dışında işçileri götüreceğiniz bugün açısından yarın başka bir şey olur mu bilmiyorum, götüreceğiniz herhangi bir yer yok. Milyonlarca işçi sanayi sitelerinde, merdiven altlarında, atölyelerde esir alınmışlar köle gibi çalıştırılıyorlar. Bakın şimdi bizim üyelerimiz 1 yıl önce UPS kargoda aynı durumdalardı. Kölelik mi bitti orada hayır. Esaret mi bitti, sömürümü ortadan kalktı, işçilerin söylediği şeylerin %100’ümü gerçekleşti. Hayır, zaten mümkünde değil böyle bir şey. %100 demek başka bir şeydir. Kapitalizm sen git, sosyalizm sen gel demektir yani. Böyle değil ama o arkadaşlarımız dün 12 saat çalışıyordu, bugün 8 saat çalışıyor. Dün kapı gösterildiğinde bugün niye diye sorabiliyor, hayır diye biliyor. Ve bu arkadaşlarımızın aracılığıyla belki de 10 binlerce işçinin önceden kendilerinin yaşadığı durumdan kendilerinin kurtulmasına vesile olacaklardır. Aslında bunun ötesi yine bizim ötemizdir ama hocam ben bir örnek daha verip bitireyim.

Cem Uzan’lar çimento fabrikasını çalıştırırken, ben orada şoförlüklerini yapmak için gitmiştim sendikaya. Bir tane arkadaşımız, işte bir tane siyasi gruptan bir arkadaşımız, geçmişti içeride yatmış, adam çıkmış. Ben anlatıyorum işte sendikayla az buçuk nelerin değişebileceğini falan. Arkadaş dönüyor dönüyor bana diyor ki “Nihai hedefiniz ne?” Anladım aslında ben ne sormak istediğini, nihai hedefi de bilirim biraz. Anladım, toplu sözleşme yapmak diyorum; biraz saflığa vuruyorum. “Yav nihai hedef toplu sözleşme mi?” diyor. Arkadaşlar, bizim sosyalistimiz de böyle işte biraz. Böyle sosyalist olur mu şimdi? Yanımdaki insanların tamamı şey ki üye yapamıyoruz düşünebiliyor musun? UPS Kargo’da emin olun, beni Grup Yorum konserine davet eden adamı üye yapamadım sendikaya. Ya arkadaş, diyorum; “Ben Grup Yorum’u da bilirim, gel sen üye ol, biz Grup Yorum konserine de gideriz.” Yok, diyor, belki işveren daha iyi iş verir. Şimdi bizim işimiz çok ya, herkes sosyalizmi duyuyor ama herkes bazen işine geldiği gibi duyuyor ya da yorumladığı gibi, ona söylenen gibi algılıyorlar. Oysa onun tabiri çok geniş normalde. Onun için uzatmayayım abi yanlış tarafa gireceğim herhalde.

Panele bir arkadaş Muharrem Yıldırım’a “13–14 yıl önce Yurtiçi Kargo servisinde bir direniş yaşandı. Başarısız olundu. Bunun nedenlerini bir tekrar olarak açıklayabilir misiniz acaba?”

Muharrem Yıldırım “Yurtiçi kargo aslında bizim sendikamızda örgütlenmiş ama o zaman sendikada değildim. İşçi olarak da çalışmıyordum sendikada. İşçiydim ama. Tabi orada uzun bir direniş işveren uzlaşmaya da yanaşmış. Uzlaşma deyince arkadaşımız yanlış anlayabilir. Şimdi diyor ki orada 17 tanesi hariç biz işçilerin tamamını işbaşı yaptıralım ve sendika hakkına da saygı göstereceğiz. Sendikadan bir kısım arkadaşlar, tamamı değil ama “Hayır” diyor. Bir kişi bile olmazsa olmaz. Ve biz o mücadeleyi kaybettik. Burada da arkadaşlarımız 272 gün UPS ‘de direniş gerçekleştirdiler ve bize 11 tane işçi arkadaşımızın işe alınmayacağını işveren tarafından söylendi. Bunların kıdem tazminatının yanında sendikal tazminatının ödeneceğini de söyledi. Bizim hep arkadaşlarımıza şöyle bir sözümüz vardı: Arkadaşlar bir kişi de kalsanız direnişe devam edeceğiz, direniş biterken de sizin kararınız onayınız olmadan asla bu işi sonlandırmayacağız. Direniş çadırında bu durumu paylaştık arkadaşlarımızla ve işe alınmayacağı söylenen arkadaşlar dahi dediler ki sendika girsin, biz burada fedakârlık ediyoruz. Onun için bugünkü şey bir başlangıçtır. Böyle bir kararla arkadaşlarımız dışında kaldılar bu sürecin. 11 tane arkadaşımız. Ama beş buçuk aylık olan arkadaşımız dahi 13 maaş tutarında tazminat alarak başlamadılar işe.”

Gerekçe neydi on bir kişi için?

“Ya bunlar işte işverenle bir mücadele, oturuyorsun uzlaşmaya çalışıyorsun. Bu işlerin bazı hazımsızlık şeyleri oluyor. Yani işte kavga olmuş, amirin biri öne çıkmış.  Yani çok öncülükle ilgili değil aslında normalde. Yani biraz yoksa bizim orada başlayan arkadaşlarımızın birçoğunun politik şeyleri onlardan daha ileridedir. Çok öyle seçilmiş falan değil ama o dönem içinde veya öncesindeki çalışmasıdır, kavga gürültü gibi şeylerdir. Buradan rahatsızlıkla hareket edilmiş. Yoksa yani öncüleri tasfiye ettiler gibi algılanmasın. Asla öyle değil. Durum öyle arkadaşlar. Yani Yurtiçi Kargo’yla ilgili öyle. Yani bazen sendikalar ve ya mücadele eden güçler eğer gücü yetmiyorsa, hepsini kaybetme gibi bir tehlike varsa bazen taviz vererek güç biriktirmektir aslında. Hepten yenilgiyi, teslimiyeti kabul etmek için değil ama geri çekilmeyi ve sonradan hamle yapmayı da bilmeliler. Bizim Yurtiçi Kargo’daki durumumuz budur yani.”

Fakat ben şuna üzülüyorum ki; ben de o dönemlerde kargo çalışanıydım. Yani uzun bir süre Topkapı’da bir direnişimiz oldu çadırda. Öyle arkadaşlarım oldu ki cebinde ekmek parası olmayan. Üzüldüm. Peki, biz çalışandan nasıl güven ister bu sendika yani? Bir ekmek parası olmadığı halde gelip o çadırın altında direnen bir elemanımızın nasıl güveni olur?

“Haklı söylüyor. 500 gün Antep’te kaldım belediye otobüs şoförleriyle ilgili bir direnişimiz vardı. Trabzon’da kaldım. Direniş yerinde kalmak da zordur insanı bazen dert sahibi yapar. Yani o kadar sorunlar vardır ki… Burada 272 gün sürdü zaman zaman kaldım, zaman zaman başka yerlere gittim. Olanaklarımızla ilgili bir şey. Bu direniş boyunca her ay arkadaşlarımıza düzenli 500 lira para verdik. 530 lira maaşla çalışıyorlardı birçoğu. Öğlen yemeklerini ve gidiş geliş servis ücretlerini de ayarlayarak. Sendikamızın kasasında 500.000 lira vardı. 5.000 işçi çalışıyor burada yani taşeron acenteyi da sayarsak. Neredeyse tam takır oldu yani. Ve hani şöyle bir kaygı duymadık “ Ya bu gidiyor, ne olacak?” Mücadele, başaramayabilirsin sonuçta. Olanağımız olduğu müddetçe bizim üyelerimiz toplu sözleşme yaptığımız işyerlerinde her ay 50 lira 100 lira dayanışma toplayıp verdiler. Bırak sendikamızın kasasındaki şeyi, her ay 50 lira 100 lira, iş yerinin durumuna göre 20–30 lira gibi. 10 ay boyunca kendi aralarında dayanışma topladılar. Bunlar aidat da veriyor üstelik sendikaya. Onun dışında dayanışma topladılar verdiler yani. Biz biraz böyle bakıyoruz olanaklarla ilgili bir şey. Antep’te 150 lira dağıtabilmiştik burada 500 lira. Yani olanak meselesi yoksa.”

Son olarak sorulara cevap veren Ali Ekber Sever “Bana pek fazla soru sorulmadı açıkçası. Ama ben bir sorudan kendime de biraz pay çıkarttım. Bir güzel soru vardı; bu sendikalardaki bürokrasinin nasıl aşılacağını, bu sendikacılarla nasıl mücadele edileceği konusunda.

Bu sorunla başa çıkmanın ya da bu sorunu çözebilmenin yolu gerçekten az önce de kısmen altını çizmeye çalıştığım; sınıfın kendi öz örgütlülüğünü yaratmadığımız müddetçe sendikaların içinde, bizim hakkımızda, bizim geleceğimize dair söz söylenirken, bizim düşüncelerimiz, bizim sözümüz, bizim hakkımızın olmadığı bir süreçte elbette ki bu sendikacılar ya da bu kötü olumsuz sendikacıların bunu yapacağı kesin. O zaman bizim yapmamız gereken bu süreçlere müdahil olabilmek. En başından itibaren buna müdahil olabilmek. Delege seçiminden tutun da bilinçlendirme toplantılarına farklı süreçlere farklı süreçlere. Ama bunu yapabilmek için bizim kendimizin örgütlü olması gerekiyor. Bir sendika içinde komite ve konsey, meclis, adına ne derseniz deyin; ama sınıf olarak, işçi sınıfının öz örgütleri olarak örgütlüysek işte o zaman o sendikacılar aklına estiği gibi, canının istediği gibi, bizi burjuvaziye satamayacaktır, satamaz da, satmasına engel oluruz. Ama biz örgütlü olmazsak sadece aidat vererek, hiç sendikamıza gitmeden “ya bu sendikacılar niye böyle yapıyor” demeye de çok hakkımızın olmadığını düşünüyorum bundan kaynaklı da bizim oralarda söz sahibi olmanın, örgütlü olmanın, mücadele ediyor olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Diğer soru şuydu. “Komiteler, konseyler diyorsunuz bu ne iş yapar, nasıl bir örgütlenmedir?” Komiteler az önce de somut örneğini verdiğim sendikal bürokrasiye ya da tekel eyleminin sonlandırılışı dönemindeki süreçlerde -güncel olduğu için-bu süreçte tekel eyleminde bir çadır konseyi olsaydı tekel eylemi bu sonuca gelmeyebilirdi ya da böyle sonuçlanmayabilirdi. İşte komiteler burada biraz devreye girer. Sendikacılar işçi sınıfına ihanet ettiği noktada, işçi sınıfını satmaya döndüğü noktada, işçi sınıfını sırtından vurmaya döndüğü aşamada devrimci işçi komiteleri, işçi meclisleri, işçi komisyonları, komiteler -adına ne derseniz deyin dediğim gibi- burada devreye girerek o ihanetin o satma teşebbüsünün, o arkadan vurma hareketinin önünü kesecektir.  Bunun dışında da aklınıza gelebilecek her türlü yol, yöntem, aracı işçi komiteleri, konseyleri, meclisleri kullanabilir.

En başında söze başlarken şunu söyledim kendini hiçbir şekilde sınırlamayan, kendine hiçbir çerçeve çizmeyen günün ihtiyaçları doğrultusunda o gün neye ihtiyaç duyuluyorsa o araçla o duruma müdahale etme özgürlüğüne sahip olan bir organdır. Kısaca böyle diyebiliriz.”

UPS işyeri temsilcisi “Ben UPS’ de çalışıyorum. Aynı zamanda UPS iş yeri temsilciyim. Yakın zamanda temsilcilik seçimleri oldu. Toplu sözleşme imzalandıktan sonra işyerinde temsilci seçimleri oldu ve bütün bölgelerde tüm illerde: biz temsilcilerimizi işyerlerimizde sandıklar kurarak seçtik. Bütün işçiler geldiler oylarını kullandılar kendilerini en iyi temsil edecek kendilerini en iyi savunacak işçileri seçtiler ve bugün gelmiş olunan nokta UPS ‘de başından sonuna kadar bence direniş yaşayan bir işçi olarak da mücadeleci bir sendikal anlayışın sonucuydu. Çünkü bir sürü sıkıntılar yaşadık bunu yakından takip edenler de zaten biliyor. Şimdi mesele ben sendikamızın tüzüğü de var bizlerde ama ben şuna adım gibi eminim; UPS ‘de işverene karşı işçilerin mücadelesini savunmak, en iyi haklarını talep etmek ve bunları yerine getirmek yani en azından UPS ’deki işçilerin, hatta UPS ‘deki işçileri geçtim diğer kargolardaki işçilerin örgütlülüğüyle mümkün olacak bir şey. İşçiler örgütlü değilse, bilinç seviyesi yükselmediyse, gündelik mücadeleleri veremiyorlarsa, ekonomik mücadeleleri veremiyorlarsa, dünyada ne olup bittiğinden haberleri yoksa emin olun oraya iki kişi elinin tuzunu koysa da, elini içine koysa da bir şey değişmiyor. Bu anlamıyla ben en son gelinmiş olan noktada artık temsilcilerin seçilmiş olması ve burada komitelerin işçi arkadaşların diğer kargo sektörlerinde nasıl örgütleniriz, tanıdıklarımız var mı, telefonları var mı, orada nasıl örgütlenme çalışması olacak? Bunun için, önceden sendikayı duymamış, sendikayı bilmemiş, hiçbir şey yapmamış işçiler bugün başka kargo şirketlerinde örgütlenmek için çaba sarf ediyorlar, sendikalarıyla beraber. Şimdi UPS ‘de bu sendikal mücadele olmamış olsaydı, emin olun UPS ‘de hiçbir işçi, gündelik mücadelede, ekonomik mücadelede emeli olmayacaktı bunun için bir fırsatı olmayacaktı. En azından bunu böyle düşünmek lazım, bir sürü değişim oldu; yani işçi sınıfının bilinç düzeyinden bahsediyoruz bence gündelik mücadelenin işçi sınıfının verilmesi lazım; işçi sınıfı bunlardan öğreniyor bence. Biz buralardan öğrendik. Bir dürü farklı düşünceleri, bir sürü farklı partiye mensup bir sürü cemaate mensup bir sürü işçi var ama herkes bir noktada ortaklaşıyor. Biz evimize ekmek götürüyoruz, biz yaşamaya çalışıyoruz, ama nasıl yaşayabiliriz, daha iyi nasıl yaşarız? Bu da sendikal bir örgütlülükle mümkün.”

Son olarak konuşan Moderatör “Bundan önceki süreçlerde kültür sanat panelleri, söyleşileri düzenlerdik. Oralarda söz alırdım. İşçi sınıfının sorunlarıyla ilgili ya da sınıf mücadelesiyle ilgili bir oturumda belki ilk kez sunum yöneticiliği yapıyorum. Söyleyecek çok sözüm var ama özellikle tartışmalar verimli ve şu yanını gerçekten tartışmak gerekiyor; burada da bir şekilde biz şu yöne doğru kayıyoruz; var olan örgütlenmelerin, örneğin yan sorunlarıyla, ayrıntılarıyla çok uğraşıyoruz. Ya da çok yan unsurları öne çıkarıp aslında neyi ders çıkarmamız gerektiğini, biraz önce söylediği gibi tekel direnişinde evet bu büyük bir kazanım Türkiye işçi sınıfı adına büyük bir devrimdi orada yaşanan birçok şey. Hepimiz tanık olduk buna, gözümüzle gördük, somut yaşadık. Ama dönüp tartıştığımızda süreci, onun ayrıntıları ve sendikal bürokrasinin tekil örnekleri üzerinden işçi sınıfı ve onun temsilcisi olan aydını, yazarı, sosyalisti çok kafa yoruyor, sorunun özünü aslında daha farklı yerlerde aramak gerekiyor ve orayı hedeflemek gerekiyor. Ve işçi sınıfına her yerde her zaman şu talep götürülüyor; sendikalar ve sosyalist hareketler genelde bu hatayı yapıyor; tamam günlük mücadele evet. Ama bu günlük mücadelenin dünyayı kazanmak, dünyayı değiştirmek olan büyük hedefle bağı kurulamadığı sürece evet, işçilerimiz geliyor, mücadele ediyor, haklarını alıyor, gidiyor başka fabrikaya yeniden sıfırdan başlayıp yeni deneyimlerle yoluna devam etmeye çalışıyor. Onu geliştirmek, yeni bir insanı yaratabilmek, sınıf bilinçli işçiyi yaratabilmek ve bunun için mücadele etmek temelli sorunlara yaklaştığımızda herhalde her direniş, her eylem, her sendikal çalışma, her komite çalışması bunlar geleceğe büyük yatırımlar olarak dönecektir diye düşünüyorum.”